![]()
GÜNAY GÜNER
Türk şiirini irdelerken dönemlere ayırmak, kategoriler oluşturmak, bir anlamda soyutlama yapmak olumlu ve olumsuz yanları olan bir yaklaşımdır. Soyutlamaya bilimde sıklıkla başvurulur. Anlamayı, kavramayı kolaylaştırır. Bütün olumsuz yargılara karşın vazgeçilemeyişinin nedeni budur. Önemli olan eğilimleri belirlemesidir. Ancak soyutlama ayrıntıları gizler. Gözden kaçırır. Bakışları tekilleşmeye götürür. Gene bilimde bir yere değin kullanılması, abartmaktan kaçınılması bu yüzdendir. Çünkü çoğu zaman gerçek ayrıntılardadır. Türk şiiri de birçok incelemede dönemler adlandırılmak, yer yer toplumsal sarsıntılarla ilişkilendirilmek yoluyla açıklanmaktadır. Ölçülü yapılması durumunda bundan zarar da gelmemektedir.(Canberk, 2005:158)
Son yirmi beş yıldır yaşadığımız toplumsal süreç (ki tam bir travmadır), her şey bir yana, entelektüellerin bilimsel, felsefesel dizgeyle düşünme, düşün yürütme yeteneklerini de yok etti. O çok eleştirilen ‘70’lerde, söz konusu eksiklikle ortaya atılabilecek savlar yetersizlikten dolayı dikkate bile alınmazdı. Günümüzde ise her şey, her şeyle yan yana olabiliyor. Bilinçli çözümlemenin, bir olguyu her tür ilişkileri içinde ve sınırlı soyutlamaya giderek algılamaya çalışma yönteminin, konu şiir olunca neden terk edilme gereksinimi duyulduğunu anlamak gerçekten güçtür. Sözgelimi şiir/şair neden toplumsal olaylardan bağımsız olsun? Şairler şiir adlı bir tarikatın üyesi midirler? Şairler manastırlarda mı yaşarlar? Şiir bir yana, toplum bir yana gidiyor öyle mi? Dedim ya, felsefesel bakış adına kırıntı bile yok! Ayrıca bilimsel anlayışta karşıt dayanaklar (argüman) bir bir sıralanır. Savlardan biri savunulurken de kaynaklar verilir. Tutarlılık (en azından iç tutarlılık) önemsenir. Ama nerede? Geçerli olan, ben yaptım oldu, ben yazdım oldu… Bu durum ise sav sahibini nesnellikten uzaklaştırır, katı, kesin yargılara sürükler. Hoşgörüsüzleştirir. Oysa tartışma konumuz özelinde, hiçbir dönemin kesin reddi ya da kesin benimsenmesi, sahiplenilmesi gerekmez. Bireyin çeşitli ayrıntıları olumlu bulma ya da bulmama hakkı olamaz mı?
Bu bağlamda ’80 şiirine gelirsek; bu anlayışın bireyci, toplumsal duyarlılığı tasfiyeci, kamusal olanın daha baştan şiirsel etkinliğinin olamayacağını savladığı, bireyi de kimlikler/ haklar kapsamında atomize edici olduğu açıktır. Karşıda olduğu varsayılan toplumculuk kaynaklı şiir ise şairi halkından ve dünyadan (insanlığın durumlarından) sorumlu sayar. Şairi sıradan bir iş sahibi değil, görev (misyon) insanı olarak görür. (Bu kadarıyla olsun, kısa bir yazı ölçeğinde dayanakları karşı karşıya koymuş olduk sanırım).
Politik iktidarla, toplumcu şiirin karıştırılmasını Necmiye Alpay, masalsı bir söyleyişle anlatıyor, açıklıyor: “Şiir Partisi’nin bir kısım mensubu ise ‘politika şiirin önüne geçtiydi, sonra şiir kendini kurtardı’ gibi, öteki uçtan değerlendirmeler yapmaktan kendini alamazmış. Şiir politik izlekli, politik ağırlıklı olmakla ne şiir olmaktan çıkar, ne de şiirliğini güvenceye alabilir. (…)Oysa ülkede ve dünyada, herkesin en az birkaç şiirini sevdiği en kocaman şairlerin şiirleri politik ağırlıklı olmakla şiirin şiir olmaktan çıkmadığının kanıtını, bir batman politika içeren şiirler yazdığı halde hızla popşaire dönüşenler de politik ağırlığın kendiliğinden şiir getirmediğinin kanıtını verip dururmuş.”(Alpay, 2006) Bu denli basit ve anlaşılır bir gerçeği ısrarla yadsımak adına, kimi yazarlar, örneğin Baki Ayhan T. “toplumcu şiir kötüdür” savını yineliyor.(Ayhan T., 2006:10)
Bu başat gerçeği bile bu yirmi beş yıllık dönemin başlarında savunmak bir yana, belirtmek bile neredeyse olanaksızdı. Dönemler karşılaştırılırken bir şey daha gözden kaçırılıyor. O da Eray Canberk’in dikkat çektiği şu ayrıntıdır: “Öte yandan 1980’lerin şiiri ‘ara yönetim’den 1960 ve 1971 ‘ara yönetim’leri ve sonrasındaki şiir kadar temelde etkilenmedi. (…)İster bilinçli, ister kendiliğinden olsun 1980’lerin şiirinde böyle bir olgu yaşandı.(Canberk, 2005:158) Orhan Kahyaoğlu da birçok doğru belirlemeye ek olarak “Darbeci zihniyetle şiirin kendi problematiği içinde bir hesaplaşmaya neredeyse hiç girilmedi. Birkaç istisna şair dışında”.diye yazmaktadır. (Kahyaoğlu, 2006:22) Bu olgunun, önceki dönemlerden ayrılan başlıca nedeni, Sovyet bloğunun ‘80’lerde başlayan çöküş süreciyle birlikte, toplumcu değerlerin ve ona bağlı estetik ve ahlaksal değerlerin de çözüldüğüne ilişkin olarak geçici de olsa, düşülen yanılsamadır. Bu dönemle birlikte tek kutuplu hegemonya sürecinin (stratejik, ekonomik, kültürel, politik) her boyutta başlamasıdır. İlginçtir, aynı dönemde Thatcher-Reagan ikilisinin üçüncü dünyaya, “seçeneksiz doğru” olarak enjekte ettikleri ideolojide de, yanlışlığı gene sonraki yıllarda anlaşılacak olan, bilimdışı benzer bir safsata vardı: “Kamu girişimciliği verimsizdir, etkinlikten uzaktır, tasfiye edilmelidir; özel girişimcilik verimlidir, etkindir”. Ne kadar da benzer yaklaşımlar değil mi? Aynı merkezlerin özelde kültürel alandaki yönlendirme, belirleme tertiplerini James Petras’ın çalışmaları çok iyi anlatır.
Küreselleşmenin etkilerinin şiirimizi soktuğu kaygı verici konum için Ataol Behramoğlu şöyle yazıyor: “Kendi payıma, gençlik yıllarımın dergilerini, ‘Varlık’ı, ‘Yelken’i, ‘Dost’u, ‘Yeditepe’yi, ‘Yeni Dergi’yi, o yılların şiirini özlüyorum…(…)
Bugün geldiğimiz noktada ‘bireyselliğini mutlak bir değer olarak sunmaya çabalayan bir şair tipi’ne bile saygı duymaya hazırım… Yeter ki bir yetenek kıpırtısı, bir dil zevki, az çok özümsenmiş bir şiir bilgisi, hakiki bir yaşam ışıltısı görebileyim…
Şiir hiçbir zaman bu kadar yozlaşmamış, bu kadar ayağa düşmemiş, toplumdan da en yalın anlamıyla insandan da bu kadar kopmamış, bu kadar soyutlanmamış, bu kadar şiir dışı bir şey durumuna gelmemiştir. Çünkü insan belki hiçbir zaman bu kadar bozulmamış, anlamını ve değerini yitirmemişti.”(Behramoğlu, 2006)
Yakın dönem Türk şiirinin önemli bir adına bunları yazdıran kuruntu olabilir mi? Postmodernizmde boncuk arayanlara özenle sunulur: kapitalizmce, pazar ilişkilerince belirlenen insanlığın kültürü de bu kadar olur. Adorno olsun, Benjamin olsun kitaplar dolusu çözümlemeyi boşuna yapmadılar. Balkanizasyon operasyonlarına uğratılmış, atomize edilmiş bir kültür/şiir… Gericileşmenin görevlisi kılınmış bir şiir… Değerli eleştirmen/şair Ahmet Oktay, bir yönüyle şöyle değerlendiriyor günümüz şiirini: “Benim saptadığım bir başka olgu şu; Son bir iki yıldız, çok kişisel bir şiir yazılıyor. Şiirin ortak kamusal bir muhatabı yokmuş sayılıyor. Bu aşırı bireyselleşme ve kişiselleşme, eğretilemenin (metaphor) sınırlarını alabildiğine genişletti, deyim yerinde görünürse, sınırsızlaştı. Hiçbir anlamsal içerimi bulunmayan söz dizimleri eğretileme sayılabiliyor artık. Aynı saptama imge düzeyinde yapılabilir. Şairlerimiz imgeci ve düşlemsel (fantazya) düzeyinde alabildiğine özgür sayıyorlar kendilerini. Ama bütün narkotikler gibi aşırı dozda imgesellik ve düşlemsellik de hastalığa ya da ölüme yol açabilir. Toplumsal ve anlamsal matriksten kopuş, küreselleşme süreciyle bağlantılı olarak, teknolojik şiirsel eğilimleri de besliyor.” (Mortaka, S.4, Edebiyat Yıllığı 2006: 334)
Şiirde toplumsal duyarlılığı dışlamak bir yana, 12 Eylül darbesinden sonra kitap okuduklarını, böylece yararlandıklarını imleyenlere, yazanlara ne demeli? Yalnız kültürü değil, toplumdaki her olumlu kazanımı yok eden, bastığı yerde ot bitmeyen bir faşist gücün yarattığı; binlerce cana, dökülen kana mal olmuş sarsıntıdan şiir adına medet uman bir şair tipi nasıl olabilir? Böyle bir “şair”i de ancak ’80 ideolojisi yaratabilir. İşte Osman Hakan A.’nın sözleri: “80 şiirinin, bu askeri dönemle birlikte yazılmaya başlanması, bu dönem şiirinin bir şanssızlığı olsa gerek. (Buraya dikkat GG) Darbeyle birlikte, yaşanan yoğun ‘depolitizasyon’ çabaları nedeniyle, şairlerin, şiire daha çok zaman ayırdığı da bir gerçektir.”(Hakan A. 2006:18)
Politik kategorilere bağlı analizlere şiddetle karşı koyan kimi yazarlarsa, tutup şiir üzerinden kendilerince politik yorumlar yapmaktan, ilişkiler kurmaktan geri durmuyorlar. Sözgelimi Ali Günvar “edebiyat tarihinin ayakta durabilmek için askeri darbeler tarihine ihtiyacı yoktur” diye yazarken, 1960 hareketi karşıtı bir yorumun ardından bütün yakın politik geçmişi elitler-sıradanlar çatışmasıyla, elitlerin tertipleriyle açıklamaya çalışırken; gelenekle “köprü kurmak” söylemini yineliyor, dönemsel eğilimleri reddediyor, bireyleri öne çıkarıyor. Şiir ortak paydasında birleşildiğini vurgulasa da, öyle anlaşılıyor ki şiirde buluşmak “sol” tanıtımlı şairlerin üstlendiği bir görev olmanın ötesine geçemiyor. Şu sözlerdeki katı ve en hafif deyişle özensiz söylem şiirde buluşmaya engel değil midir? “Lakin 1930’ların sonlarına kadar önemli ölçüde etkili olan bu dönüşüm 1936’dan itibaren kendini daha fazla hissettiren ve nihayet 1938 10 Kasımında Mustafa Kemal’in ölümünü müteakiben, Alman Nazi ideolojisinin de etkisiyle, koyu bir dil özelleştirmesi fanatizminin ağır basması neticesinde, terk edilerek, yerini devlet bürokrasisi tarafından desteklenen daha popülist bir sanat anlayışına bırakmıştır. Bu bağlamda Birinci Yeni (Garip) akımı bu anlayış için adeta biçilmiş bir kaftan olmuştur. (İtalik benim GG) (Günvar,2006:26) Bir defa, Atatürk öldüğünde Mustafa Kemal değil, Mustafa Kemal Atatürk’tür. İkincisi ise, toplumsal hareketlerle bağ kurmanın karşısında olup, Garip şiiriyle “devlet bürokrasisi” arasında ilişki kurmak çelişki değil midir? Reddedilen olgunun illa da darbe mi olması gerekiyor? Dilde özleştirme konusuna ise hiç girmiyorum. Çünkü Cumhuriyet’in halkı Osmanlı’dan kopardığını savlayanların, geleneğimizin daha da eski zamanlara ait, kökleri sayılan Yunus Emre’nin, Hacı Bektaş-ı Veli’nin Karacaoğlan’ın, Kazak Abdal’ın, Pir Sultan’ın… diliyle buluşmayı karalamaları başka bir çelişkidir. Atatürk’ün önderlik ettiği, Türk Dil Kurumu’nun özleştirme çalışmalarını, Nazi ideolojisiyle ortaya çıkmış gibi göstermek Günvar’ın sıklıkla yaptığı bir “yanlışlık”. Belli ki gelecekte de yapacak.
Bir söz de, şiirin ortak paydasında buluşmayı savunan “sol” şairlere: İsmet Özel dahil, öteki şairlerin “Sivas Kıyını”’yla ilgili özeleştiri, vicdan muhasebesi içeren bir yazılarını anımsıyorlar mı? Hangi ahlaksal zemin üzerinde şiirde ortaklık sağlayabiliyorlar? Bu iş o kadar kolay mı?
Buna karşın, ‘80 şiirine eleştiriyi, ifade özgürlüğüne saygıdan olsa gerek, şiddetle; aşağılama anlamlı söz öbeklerinden kurulu tümcelerle karşılayanlar oluyor. Her şey bir yana eleştiride, karşı sözde, adına ne dersek diyelim bir düşünce yazısında, hele de şiiri konu eden bir yazıda böyle kırıcı, aşağılayıcı tavırlardan medet ummak tamamen yanlıştır. Doğru şeyler söylüyorsanız bile yanlıştır. Artık buna bir son verilme zamanı gelmiştir! Sözlerimiz bunu vurgulamaya, bu amaca dönüktür. (Herkes ahbap olduğundan çıkıp söyleyemiyorlar. Ne acıdır ki, bu satırların yazarı gibi şiir çıraklarına düşüyor bu iş).
Bir an varsayalım ki, bunca “yenilikle” Türk şiirine farklı izlekler katılmış olsun. Her gün toplumcu şiir yazılsın demiyoruz ama insaf edildin, bunca acı varken, ilaç için arasak, neden “açların göz bebekleri”nden sızım sızım sızlamış, savaşın paramparça ettiği bebelerin derdinden uykuları kaçmış, “çocuklar öldürülmesin diye, şeker de yiyebilsinler diye imza isteyen”, bu yüzden enfarktüsü büyüyen bir şiir neden bulamıyoruz? Hani şiir muhalifti, aykırı olandı, yıkıp yeniden kurandı! ‘80 öncesi şiirin içerdiği savsözcü bazı engelleri gene estetik kaygılarla gidermenin yolu bu mu olmalıydı? Şair sıradan insan değildir. İnsanlığa sorumludur. Bu gerçeği kabul etmemek, etmeyenlerin sorunudur.
Evet, “yeni dünya düzeni”nin kendi şiiri vardır, reddedenler olduğunu kanıtlıyorlar! Fazıl Hüsnü Dağlarca Usta’nın güzelim dizelerindeki gibi, güçlü olmak, haklı olmak değil. Kimileri haklı karşı duruşlara da alışmalılar.
Kaynaklar
Alpay, Necmiye 2006 “Şiirle İktidarın Serüvenleri”, Şiiri Özlüyorum, S.18
Ayhan T., Baki 2006 Soruşturma, Mühür derg. Eylül-Ekim, S.10
Behramoğlu, Ataol “Şiirin Ölümü mü?”, Cumhuriyet Pazar, 10 Eylül.2006
Canberk, Eray 2005 “Cumhuriyet Dönemi Şiirine Genel Bir Bakış”, Şiir Yazıları, Toroslu Kit.
Günvar, Ali 2006 “Edebiyat Tarihinin Ayakta Durabilmek İçin Askeri Darbeler Tarihine İhtiyacı Yoktur”
Mühür, Eylül-Ekim, S.10
Hakan A., Osman 2006 “80 Şiiri ‘Ne’dir, Ne Değildir?”, Mühür, Eylül-Ekim, S.10
Kahyaoğlu, Orhan 2006 “1980’li Yıllar Şiiri Üzerine Bir Genel Bakış”, Mühür, Eylül-Ekim, S.10
Oktay, Ahmet 2006 Mortaka, S.4, Edebiyat Yıllığı 2006: 334
(Mühür edebiyat dergisinin kasım-aralık 2006, 11. sayısında yayımlanmıştır.)
Tüm hakları saklıdır © Copyright 2005-2007